• Facebook
  • Instagram
  • Pinterest
  • LinkedIn Sosyal Simge
logo-s.jpg

İçimizdeki Yangınlar Bizi Pişmeye Davet Ediyor

Yazan: Dans ve Hareket Eğitmeni-Hikaye Anlatıcısı-Yaratıcı Süreç Kolaylatıcısı Esra Debreli Deniz

Avustralya yangınlarının yasını hissediyor tüm ruhum iki gündür. Oradaki ağaçlar, yanan hayvanlar... Çok uzun zamandır televizyon izlemiyorum. Televizyon kanallarındaki  haberleri de dinlemiyorum çünkü bilinçli olarak sadece kötü olan olayların  bizimle paylaşıldığını düşünüyorum. Biliyorum ve deneyimliyorum ki; güzel şeyler yapan insanlar var ve hayata hizmet eden etkinlikler de yapılıyor. Aslında o kadar çok ki...  Ne yazık ki çok azı haberlerde konu oluyor. Bilinçli olarak bir seçim benimki fakat bu yangınlar ve daha nice olaylar; yani birbirimizin acısı, haberi izleyeni de izlemeyeni de etkileyecek haller. Tıpkı güzellikler gibi çünkü birbirimize ortak bağlarla bağlıyız. Her birimiz ama her birimiz bir bütünün eşsiz parçasıyız.

yangın.jpg

Sosyal Medya’da nice kişinin yasını ifade edişiyle, isyanıyla karşılaşıyorum.

“Artık bir araya gelmeli.”

“ Doğa için bir şeyler yapmalı.”
Acil eylem çağrısı… “Bir şeyler yapmalı” paylaşımları.

Evet evet bir şeyler olmalı da, yapmalı da ama bir an duruyorum. Hep bu meli/ malı lardan gelmedi mi zaten başımıza gelen.

Başarılı olmalıyım, para kazanmalıyım, kariyer sahibi de olmalıyım, fit görünmeliyim, şık olmalıyım, lüks de giyinmeliyim. Kariyer,  para, başarı. Bunların her biri, hayatı keyifli hale getiren araçlar ve kıymetliler fakat bunlar dışa odaklı amaçlar olunca; onaylanma, kabul edilme ihtiyaçlarından ya da zorunluluk gibi dıştan dayatılan kabullerden beslenince insanoğlu olarak kendimizle, birbirimizle ve doğa ile bağlantımızı yitirmemize sebep oluyor.

doğa.jpg

İnsanoğlu bağlantının kopması halinde doğaya yaptığının kendine yaptığı bir şey olduğunu, kendine yaptığının doğaya yaptığını unutuyor. Alt benlikten  ya da alt beyinden düşünen bir tepkisellikte var oluyor. Oysa şu an dünyanın ihtiyacı olan üst beyni ile alt beynini entegre edebilmiş, bütünü görebilen, bütünün içindeki yerini bilen ve değer yaratabilen insanlar.

Bağlantıda olmanın kendiliğinden getirdiği anlam, kendine ve hayata hizmet eden değerler olmayınca insanoğlunun içindeki bu meli / malılar dünyayı talan ediveriyor. Sadece tüketmek bu anlamın boşluğundan kaynaklanıyor.

Bir hatırlasak, aslında bu dünyaya gelmemizin özünde yatan anlaşılması güç, gizemli ve önemli olanı…Bu yangınlar bir davet, yanmaya. Evet evet yanmaya, pişmeye... Egolarımızın dönüşümüne… Sıradanız; diğer parçaların da eşssizliğini bilecek kadar. Ve biriciğiz bu dünyaya varoluşumuzla bir anlam katabilecek kadar. Gel gelelim; o eşsizliğimizi yaşamanın önüne engeller konmuş. Her şey bir hatırlayış için. O biricikliğimizle doğar sonra O’nu çeşitli nedenlerle unuturuz. Kendi varlığımızın şarkısı içimizde çınlar. İçimizdeki boşluk ancak O’nunla dolar.

 

hatırla.jpg
değişim.jpg

Çoğumuz özel bir varlık olduğumuza dair farkındalığımızı yitiririz. Benlik algımız özeleştiri ile yüklenip  içimizdeki güzelliği görmemizi engeller. Çeşitli yargılar ve etiketleri öyle benimseriz ki evrensel enerjiyle olan bağlantımızı kaybederiz. Eğitim sistemiminin de etkisiyle çoğumuzun kendi ile kurduğu ilişki; eksiklikler, hatalar, yapamayışlar üzerinedir. Bunun yanında hayatta kalmak için evrimsel bir şekilde olumsuza odaklanma üzerine koşullanmışlığımız  da vardır çünkü kendimizi acımasızca yargılamak bir anlamda hatalarımızdan öğrenmeye ve değişime de vesile olur. Bu dürtüyle sonuç değişim olsa da bunun ardındaki enerji nefrettir. Milyonlarca yıllık evrim sürecinde bu olumsuza koşullanmak manalıydı fakat artık değişme vakti gelmiştir.

Yani insanoğlu talan etmeye kendine yaptığı ile başlar. Kendine nefreti, utanç duygusu ve dışa odaklı onaylanma duygusu ile önce kendi özünü talan eder. Yüce benliği ile her an bağlantıda olduğunu unutur. Yangınlar ve savaşların gerçekliğinin bizde yarattığı duyguları fark etmek önemli. Korkudan kaynaklı tepkisel yerlere girdiğimizi fark etmek de. Doğanın yok olması, ormanlardaki canlıların yanması, insanların bu yangında yok oluşları canımızı acıtıyor ve üzülüyoruz. Bir yandan da yağmayan yağmurlar, bahar gibi geçen kışlar... Ne sinir sistemi ne de psikolojik olarak buna alışık değiliz. Doğanın dengesi şaştığında kendi içimizdeki ritimler de bozuluyor. Susuzluktan, açlıktan, yok olmaktan korkan bir sinir sistemimiz de var. Yani kendi varlığımız için de korkuyoruz. Tüm bu gerçeklikle; korkularımızın, endişelerimizin, yaslarımızın içinde duygularımızın farkında olarak gerçekten ne’ye ihtiyacımız olduğunu durup düşünmeliyiz: Aslında en temel ihtiyacımız, bağlantıda olduğumuzu yeniden hatırlamak.

Sade ve öz kalana, gerçek olana kadar kendi içimizde dönüşmek. Yaptıklarımızı ve seçimlerimizi korku, görev veya zorunluluktan kaynaklanan seçimler yerine, varlığımızla yaşam denen olguya katkıda bulunma arzusundan kaynaklanarak ve sevgiyle yapmak. Kendi özümüzle tekrar buluşmak. Evet evet acil bir şeyler yapalım. Artık dışa odaklı onaylanma, ahlaki yargılar, farklılıklardan doğan çatışmalar, birbirinden üstün gelmeler yerine; değer yaratmaya, farklılıklardan doğan uyuma, kendinle ve başkalarıyla iletişim de köprüler kurmaya, kendimizle ve başkalarıyla, doğayla ve varoluşla gönülden vermeye odaklanalım. Benliğimizi güzellikler yaratmak, üretmek için cesaretlendirelim. Bu üretimlerimizde doğanın canını düşünelim. Elimizdekini paylaşalım. Tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirelim.

Ve yangınlar bir davet. OL’maya.